Kayıtlar

Biten Yolun Ötesindeki Ev

Sırtımda sivilceler, cebimde çakmaklar var. Araba yolculuğundayız. Bagaj tıka basa bolu. Hoşnutsuz sıkışıklık kokusu ön koltuğa kadar geliyor. Yolu izliyorum. İnce. Her an bitecekmiş gibi. Bir yere varmayacağız. Bu son yol. Evden çıkarken gazı kontrol etmemesinden anlamalıydım. Hadi onu görmedim diyelim, kapıyı üç kere değil bir kere kilitlemesi gözümden kaçmamalıydı. Ayakkabılarıyla çorabının uyup uymadığını sormadı. Güneş gözlüklerini unuttuğunu fark etti ama umursamadı. Anlamam için birçok ipucu vardı. Bense o tüm bunları yaparken ya da yapmazken ellerine bakıyordum. Elleri bu evi yaşanır kılan sihirlerdi. Apartmandan çıkıp arabaya doğru yürürken omzuma koymadığı elinden ilk kez şüphelendim. Her gün içinden çıktığımız evi bu defa kabuğu yaradan ayırır gibi kendisinden koparmış, üstüme yığmıştı. “Sen geri dönersin,” dedi şoför koltuğuna kurulurken, “bagajda sadece ben varım.” Mola vermeden devam ettiğimiz yol boyunca önce ona, sonra yola, en son da dikiz aynasına baktım. Kiminle, ner…

Hurda Okyanusu Yolculuğu

Bu öykü Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi'nin "Hurda Öyküleri" temalı 122. sayısında yayımlanmıştır. 

“Mumlar yaktım ve ışıkta, öyle dedim içimden, kendime ufak gizemli alanlar buldum. Bildiğim şarkıları hatırlamaya çalıştım.” Edward Carey, Hurda Köşkü
Yeşil tüylü bir hayvanın sırtında elimi gezdirir gibi içinde süzüldüğüm okyanusa kavuşmak kolay olmadı. Gökyüzünden bildiriyorum: Uçuyorum. Kimin gökyüzünde olduğuma göre eylemim değişebilir: Yüzüyorum. Etrafında yansıyan koyu mavi tonlarında bir ışık huzmesiyle dolaşan su canlılarının üzerinde. Derinleri titreten güçlü dalgaların sarstığı bitkiler paslı demirlerin yığılı olduğu bir bahçeye benziyor. Bahçeye çıkmanın tek yolu okyanusa dalmak. Evim. Eski bir köşk. Bahçe. Küçük bir orman. İçinde hangi katta dolaşmak istediğime göre ayrı ayrı görevlendirilmiş birkaç bakıcı.
Annem ve babam eve ne yazık ki hiç uğramazlardı. Onları hep okyanusta bekleyeceğim diye düşündüm. İçine küvetten atlayarak daldığım bir okyanusta.
Bir tek kend…

Kör Bahçenin Sağır Kuşları

Şöyle oturalım. Her neredeysen şurada oturmama eşlik et.  Kör bahçenin sağır kuşları onlara ne küfürler ettiğimi duysalardı sabahın bu vakitlerinde pencereme konmazlardı. Hatta uçmazlardı. Hatta yumurtlamazlardı. Yumurtlasalar bile bebek canavarlar kabuklarını kırmazdı. Tiksiniyorum. Tiksinçler. Gözlerimi kısıp dişlerimi sıkıyorum. Çenemi hafif öne getirince korkuyorlar benden. Kapatıyorlar gagalarını. Marş marş gökyüzüne. Problemimiz burada başlıyor. Kaç defa bağırdım arkalarından. Birkaç tanesini kanatlarını birleştirse beni de götürebilirlerdi güneş battıktan sonra. Söz vermiştim. Kısa, kumral saçlarının ardındaki düşünceyi öğrenmek için her neredeysen seni bir kez daha ziyaret edecektim. Sözleri tutamamak genellikle böyle abartılar sonunda bulur insanı. Her neredeysen demeseydim, seni ziyaret etmek için kuşların beni götürmeye karar vermesini beklemek ile senin gibi ölmek arasında kalmayacaktım. Mevsimlerin kişilikleri keskin tabii. Kış ödün vermediği gibi soluk da aldırmıyordu. Ya…

Balina İçinde Aliana Tiyatrosu

Bu öykü Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi'nin "Balina Öyküleri" temalı 121. sayısında yayımlanmıştır. “Okyanus’ta var olmak için karada yok olman gerekir. Okyanus’a hoş geldin.
Balina. On iki metre. Bu oyun böyle değildi. Meşhur tiratlar atılmayan sahneden yalnızca figürler saçılacaktı. Sahnede ölü balinanın parlak yüzeyine bakarak hiç konuşmayacaktı Aliana. Fakat dansını da balinanın yanında yapma gibi bir hayali yoktu. Siyah tül elbisesinin içindeki göz alıcı vücuduyla seyirciyi sahneye hapsedecekti. Öyle ki, oyuna gelenler günler sonra bile ismini bilmedikleri bir kadının kalçasını, ince belini düşüneceklerdi. Oyunda hiç ismi geçmeyecekti ama seyirciler ona kendiliğinden Aliana diyeceklerdi. Başka ihtimal akıllarına gelmeyecekti. Asil Aliana. Zarif Aliana. * * * Perdelerin arasından süzülerek sahneye çıkıyor Aliana. Balinanın varlığına şaşırıyor. Gözlerini ondan alamıyor. Bir an ayakları sahnenin arkasına dönüyor. Buraya nasıl gelmiş olabilir? Kim getirmiş olabilir? Işıklar…

Koku

Bu öykü Epizot Portal'ın 2. sayısında yayımlanmıştır. “Al şu mumu yak, korkuyorum.” Terli evlerden yükselen ekşi kokular gece boyu sokağın midesini kaldırdı. Öğürmeler arasında akşamdan kalma kül, alkol ve sessizlik kokuları, gün ışıklarıyla karşılaşıyor. Gözlerini aralayan kimsenin güne başlayası yok. Evler soğuk birer duş almak istiyor. Lambalar sönüyor. Camlar aralanıyor. Kokuların tamamı sokağa emanet ediliyor. Bir sonraki akşam için eve tekrar davet edilen sessizlik, kendine yakışan sükûnet ile kapıyı çekip çıkıyor. Memelerindeki ağrı yüzünden yüzüstü yatamayan kadın bütün gece kâbus gördü. Sırtüstü yatınca kötü rüya görüleceği öğrenilen çaresizlikler arasında başı çeker kimileri için. Bu –kimileri, rahatsız edici ihtimallere açık karamsarlıkta zihinleriyle başka bir yol aramazlar zaten. Sokaktaki ekşi kokunun kayda değer kısmının kaynaklandığı evi, rüyalarından sızan tüm hisleri köşelerine sindirmişti. Burnunu parmaklarıyla kapatarak pencereye ulaştı. Kolu çevirdi. Nefes. İçeri…

Ahenkli Ölüler Panayırı

Bu öykü Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi'nin 10. Yıl Özel: Dede Korkut'un Kayıp Öyküleritemasında yayımlanmıştır.  “Ecel vakti gelmeyince kimse ölmez,
Ölen adam dirilmez,
Çıkan can geri gelmez”
İnsanlar soluklaşıyor. Ölmüyorlar. Silikleşmek, toz tutmak ya da karanlıkta kalmak denebilir. Sonra panayıra katılıyorlar. Dans edip şarkı söylüyorlar. Bir destanda ses çıkarıyorlar. Destanlarda daha farklıdır her şey gerçekte olanlardan. Müdahale ettiğinde önüne geçilmez facialardan birinin içine yuvarlanabilirsin. Tahammülü elden bırakırsan tahammül de senin elini bırakır. Yaşamayanların destanı panayırlarda yazılıyor. Bu destan şöyle başlıyor: Bol pantolonunu iki yanından kavradığı terli avuç içleriyle çekiştiriyor Kazan Bey. Son panayırı bekliyor. Her güne bu son diye başlıyor. Fazla yaşanılası bulunup erkenden sona ermesine karar verilen hayatı için yas tutuyor. Günün bazı saatlerinde, yaşamaya geri dönmek isteyenlerle buluşup müzik yapıyorlar. Ağızlarıyla, ayaklarıyla. Diş gıcırtılarıy…

Feride Hanım'ın Tostu Düşmanı

Tostu Feride Hanımı arıyor. Feride Hanım tostunu bekliyor. Asaletini masanın ucuna bırakıp çay bahçesinin ortasına yerleştirilmiş olan servislerin hazırlandığı kulübeye yöneliyor. Feride Hanım kuru tost için yerinden kalkıp lafını ikiletecek kadın mıydı? Dünya hâli. Güven vermiyor. Hele ki onunki gibi düşmanlarınız varsa. Feride Hanım’ınki gibi yani. Kafasının içinde sürekli beynini didikleyen, yorulmayan, uyumayan, uykudan uyandıran düşmanlar. Şefkatle bakmayan düşmanlar. Salt düşmanlar. Adımları, bir penceresinin tezgâh olarak kullanılan kulübenin içinde, kaynar su altında ısıtılan cam bardaklardan daha ince. Yaklaştıkça eski kulak delikleri içinde yer etmiş sesler arasından bir ses tonu geçiyor. Kalıntı hâline gelmiş eski seslerin çoğu ölü. Feride Hanım’ın kulakları çoğu zaman kalabalık. Elleriyle kulağının dibindeki vızıltıyı kovalar gibi eski sesleri temizler ara sıra. Kulübenin içindeki kadın, tüm sesleri aynı anda süpürecek komutu veriyor: “Feride Hanım’ın tostu hazır,” diye bağ…